28 Aralık 2010 Salı

Kendi ölüm haberini almak


Komik geldi önce. Öyle ya yanında bir sürü insan.Onlarla gülerek anlaşmaya çalışırken gelen bir telefona dönüyorsun.Oysaki telefonun saatlerdir çalmaktadır ve sen sürekli sessize almışsın. Ama bu arayan önemli.rededemeyeceğin bir numara. 2 satırlık zaman dilimi için onun yaşadığı şehre gittiğinde kapıdan uğramadan o şehirden ayrılamayacağın kadar önemli. Geldiğimi duyarsa uğramadığını duyarsa kırılır dediğin kişi. Karşında bir kadın sesi. Bir anne. Sevdiğin bir insan nasılsın diye soruyor. İyiyim biraz grip olmuşum hayrola cevabının ardından seni rüyamda gördüm merak ettim diyor. İşin aslının öyle olmadığı cevapsız diğer numaraya döndüğünde anlaşılıyor. Kadının oğlu. iyimisin diye soruyor. Evet ne olduki şimdi annen aradı diyorum. Sabah bir telefon geldi. öldü dediler sabahtan beri sana ulaşmaya çalışıyorum ,haberi aldıktam sonra kahroldum,boşlukta gibiyim hele sen telefonlarını açmayınca diyor. Sabahtan beri gelen telefonların sırrı çözüldü. Bunu düşünürken soruyorum ne oldu ne oldu. Ölüm haberim. Gülüyorum önce iyiyim diyorum. Kadının Oğlu. 3-4 ay öncesine kadar o sabahlara kadar süren sohbetlerimizden önce pekde sevmediğim adam. Kadının oğlu arkadaşımın abisi. . Sonra aklıma geliyor söyledikleri. O 3-4 ay öncesine kadar pekte sevmediğim adam kahroldum diyor. Oysaki 3-4 ay öncesine kadar ne bir şey paylaşmışız kendisi ile ne de konuşmuşuz doğru düzgün selamlaşmaktan başka. Birde güvenip herşeyi anlatıkların var.
Bunları düşünüp birde sürekli değer verip hep kazık yediklerine karşılaşınca hala umut var diyorum. Hala umut var. İnsan nasıl sadece bir-iki gün sohbet ettiğinin ölüm haberini alınca boşluğa düşer kahrolur. Bunu sen anlayabilirsin . Sende onlardansın. Geri kalanlar seni ve sana benzeyenlerin istediği kadar güvenlerini ayaklar altına alsın hala umut var.

Yeni Yaş




Son 3-4 haftadır farklı bir süreçten geçiyorum. Hayatım boyunca sürekli olarak dik durmaya çalıştım. Hani derler ya eğilmez cinsten.mesela bu akşam bir yakınım kuzenimin eşi beni ilk gördüğünde aklından geçenleri söyledi “sert ,ürkütücü,kaya gibi” Hep öyle durmaya çalışmaktan kaşlarımın arasında derin çizgiler oluştu. İş hayatının cilvesimidir nedir kötü adam rolünü oynamakta bana düştü.Hatta iş hayatımda şu an yakın olduğum insanlar bile benim ne musibet birisi olduğumu anlatırlar yeri geldikçe. Fırsatı kaçırmazlar.
Her neyse ne demiştik başlarken son 3-4 haftadır farklı bir süreçten geçiyorum. Çocukluğumu düşünüyorum mesela. Özellikle şimdi hayatta olmayan çocukluk arkadaşlarım bir şekilde çok takılır oldu aklıma. Onlar ,yaşadıklarımız ve kimin şimdi nerede ne yaptığı. Çocukluk zamanları güzeldir insanın. Farklılıkların en az olduğu yaşlar olduğu için belkide.Hala görüştüğüm çocukluk arkadaşlarım var. birde hala aradıklarım. Nerdeler ne yaparlar. Şu face dedikleri birazda bu işe yaradı.
Çocukluk demişken ben çok yer dolaştım. Çocukluğumda mesela ilk okulu 4 ayrı okulda okudum. Sonra ortaokulda 2 okul lisede 2 okul. Üniversite de alışkanlıktanmı nedir 2 okulda okudum. Bir tanesi paklamadı işte (Hatta bugünlerde 3. ye kayıt yaptırma telaşı içindeyim)
İnsanın bu kadar çok dolaşınca çok arkadaşı vardır değilmi. Ben bir gün ayrılacağımı bildiğimden olsa gerek fazla içiçe olmamayı tercih ettim.Hep en fazla 1 bilemedin 2 arkadaşım oldu benim, ama onlarla herşeyi paylaştım. Sırlarımı,soframı herşeyimi. 18-20 li yaşlara kadar pek arkadaşımda olmadı açıkçası. 1-2 tanesi yetti pekte fazlasına ihtiyacım olmadığını düşündüm. Şu anda da şu face listesine bakıpta saysam hani kaç tane arkadaşım varmış diye herşeyi paylaştığım insan sayısı 2 elin parmaklarını zor geçer.
20 li yaşlar zor zamanlardı vesselam. Çok insanla tanıştım çok şey paylaştım ama şimdi o dönemdende elimde kalan 1-2 kişi fazlası yok. O 1-2 kişi ilede hemen her hafta sonu bir aradayız. Gerçek dostluk dedikleri cinsten. Mesela okulun mezuniyet yemeklerine falan katılmam. Çünkü okuldan doğru düzgün görüştüğüm arkadaşım olmadı. Bir arkadaşım vardı. Oda kız arkadaşımdı . En son ben 7 seneye rağmen eşyalarımızı bile almışken,annesinin beni çağırdığı hafta sonunun öncesinden sırf sorumluluk almaktan korktuğum için(hayatın garip tecellisi işte şu anda 430 kişinin sorumluluğunu taşımak ) bitti diyerek terk ettikten sonra kafamda kırmaya çalıştığı şarap şişesinin ardından bir daha da görüşmedik. 20 li yaşlar demişken deliydim o sıralar kalk derlerdi otururdum otur derlerdi kalkardım. ( gerçi bazı yerlerde hala öyleyim ya)
20 li yaşların sonu ve 30 lu yaşların başı iş hayatı vs derken yine zamanım olmadı öyle dostluklara vs . Saysam dürüstlük ,insanlık ,saygı gibi erdemlere sahip 5-10 kişi ya çıkar ya çıkmaz. Onlardan bir kısmı bile belki gerçek arkadaşlar değil ama iş hayatında alınan bir nefes sadece.İşten çıkınca kaçı ile nerede karşılarız , Ya da karşılaşırmıyız tartışılır. 1-2 si dışında karşılaşmayız herhalde. Ama yolda görsem selam vermedende geçmem.Kaçırmam bakışlarımı Ahde vefa ya inanırım ben.
Her neyse ne anlatıyordum. 3-4 haftadır farklı bir süreçten geçiyorum. Önce çocukluğumu hatırladım. Sonra tüm bunların üzerine iş hayatındaki karışıklıklar. Gidenler gelenler vs vs. Belkide anneannemim ölümünün duygusal etkileri bunlar .Herbiri önemsiz gibi görünsede birleştiği zaman o kaya gibi diye tabir edilen insanın yapmayacağı şeyler yapmaya başladım. Belkide kayanın altında dolaşan kızgın lavlar bir çıkış noktası aradı bir patlama noktası ve basıncın etkisine dayanamayıp çocukluğumu hatırladığım noktadan çıktı dışarı.. Neden oldu birden böyle bilmiyorum. Ancak 20 gün sonra doğum günüm 35 i terk ediyorum usulca. 36 bitirilmek için sırada
dedikleri doğrumu acaba,İnsan yaşlandıkca duygusallaşırmış. Yaşlanıyormuyum ne.

defterime yazdıklarım



Benim bir defterim var…
Bu deftere yazmaya başlayalı yaklaşık olarak 16 yıl geçti. Günlük değil. Sadece şiirlerde yok içinde. Sayfaları kimi küçük notlar, kimi şiirler ,kimi mektuplar ve kimi fotograflar dolduruyor sayfalarını. Düzenli değil alabildiğine karmaşık gelir, defteri eline ilk kez alana. Ancak ben o deftere neyi ne zaman hangi yılın hangi ayında yazdığımı biliyorum.
Mesela bir sayfada 1995 yılının aralık ayının otuzunda yazmışım bir arka sayfaya 1996 yılının eylül ayında . Bir sonraki sayfa 1996 yılının mayıs ayında yazılmış. Tüm bunlardan sayfalar sonra 1994 yılının 25 temmuz ayında bir anı paylaşılmış. Oradan 1998 yılının nisan ayına geçmiş. Hayatım gibi karma karışık. Bu tarihler sayfaların birçoğunda yazmıyor ancak ben hatırlıyorum. Kimler yok ki o sayfalar da .Yüreğimin derinliklerinde sır olanlar, kaybettiklerim kazandıklarım dostlarım, düşmanlarım, dost bildiklerim bazen kaybettiğimi sanmışken yıllar sonra kazandıklarım. kimler yok ki.
Benim bir yaşamım var
şairin dediği yolun yarısını çoktan geçmiş… düşünüyorum kimi zaman konuştuğum bir insanı nerde hatırladığımı . yada çocukluğumdan bir anı hatırlamak istiyorum beceremiyorum.
İnsan neyi hatırlayıp neyi hatırlamak istemediğine nasıl karar veriyor. mesela bazen bir vesikalık fotograf görüyorum ben bu kişiyi tanımıştım bile diyemiyorum. Ama aynı adamı gülerken görsem tamam diyorum bu o . garip bir durum. Hatırlamak için defter gerekmez oysa
Benim bir yaşamım var . Bu yaşamda hatırlamak isteyip hatırlayamadıklarım, kazanmak isteyipte bu saatten sonra geç oldu artık deyip yaşanmamışlıklara ah ettiklerim, çevremdeki insanlara bakıp kaybettiğim dostluklara imrendiklerim
benim bir defterim var içinde unutmak isteyipte unutamadıklarım

Bilmiyordum

Ben bu kadar sevildiğimi bilmiyordum. Kötü anılan yönetici diyordum. Arkandan iyi ki gitti diyecekler diyordum. Öyle diyenlerde oldu şüphesiz. Ama ben bana gitme demeyeceklerini bilmiyordum. Bana dönmem için ne istersen yapalım diyeceklerini bilmiyordum. ben mutluyum benim için bir şey yapmayın derken ,bunu bana bir zamanlar kızdığım bağırdığım insanların biz seni seviyoruz diyerek söyleyeceklerini bilmiyordum. herkes sevinir sanıyordum.Dönmeyeceğimi biliyorum ama bilmediklerimi bilmiyordum. Mutlu oldum

.

OTUZSEKİZ YAŞ


Bundan yaklaşık 1,5 sene öncesi idi. Arabada beni Mecidiyeköye götüren arkadaşa 38 yaşımı doldurmadan hayallerimin peşine düşeceğim demiştim. Keza aynı günlerde 40 yaşıma bu ülkede başkasının yanında deli gibi çalışarak girmeyeceğim dediğim gibi.
37 yaşını facebookta gizlediğim doğum günümün bitimine yakın bu günlerde neler yaptığımı ve neler yapacağımı anlatmak istedim. Aslında hesaplaşmam bu kendimle ve yaşantımla.
37 yaş biraz farklı oldu. Uzun zamandır şikayet ettiğim ama bir türlü kopamadığım eski şirketimden bir kaç günün içinde ayrılıverdim. Sebebi çıktığım bir tatilde kendimi bulmam gibi görünsede aslında tek sebep bu değildi. Galiba ben kendimi aramayı unutmuşum unuttuklarımın tamamını hatırladım. Umutlarımı korkularımı.yakınımda olan bir kaç kişinin dışında kimsenin bilmediği sırlarımı. Mesela 96 yazında ne yapıyordunuz siz. 96 yazı ölüm kokuyordu bedenim. Çürümüş et parçası. Dirhem dirhem boğazı yakıp geçen aseton kokusu. Ben 96 yılından sonra bir daha mücver yemedim. Hep ölümü hatırlattı bana. Neden diye sormayın dedim ya sır çünkü.Bu neşeli yüzün ardında bir kabus....
Ardından gelip geçen yıllar. Deli gibi çalıştığım aslında bir şeylerden ve/veya kendimden kaçtığım yıllar oldu.
37 yaş biraz farklı geldi. Dedim ya kendimi arama serüvenine başladığım yıl olacak 2010 takvim sayfalarında benim için. Önce 10 gün tatil ardından 5 gün ardından işten ayrılış kısa sürede yeni bir iş bulma ve orada başlayan yeni bir hayat. Yeni bir hayatın içinde yeni arayışlar. Deli gibi beklenen 38 yaş. ya 38 yaş kapıya dayandı çok değil 4-5 gün sonra bedenimin bir köşesine bir yıllığına oturacak.ama ben 37 yaşın son günlerinde kendimle ilgili kararlar alıyorum. Bu günlerde bir değişim fırtınasına girdim sanki. Mesela zayıflamaya karar verdim ve diyetisyene gittim. Önümüzdeki günlerde başlıyorum. Yarın pasaportta başvuruyorum. Ne mi yapacağım. Gitmeye karar verdim. Uzaklara. Ne kadar uzak derseniz yaklaşık 19 saat. Bir lisan bir insan demişler ya dil öğrenmek bahane. O hayallerin bonusu sadece. Ben yeni bir yaşama gidiyorum. Tanıyan kimsenin olmadığı ,sırların olmadığı , korkuların olmadığı özgürlüğün tadı gibi bir şey.Biraz özlem olacak tabi göremediklerime konuşamadıklarıma ve dokunamadıklarıma. Tadamadıklarıma belki. Ama gitmek istiyordum ve hazırlıklara başladım. Zor olacak. Şimdiden 2-3 yıl evinden sevdiklerinden uzakta olmak ama marco polo venedikten ayrılma gücünü kendinde bulmasaydı marco polo olabilirmiydi.Belki bende gittiğim yerde beni ağırlayacak bir kubilay han bulurum yada en iyisi kendi kendimin kubilay hanı olurum.değilmi.
Dün bir piyango bileti seçtim sonu 38 ile biten içimden değil yüksek sesle 38 yaşım uğurlu gelsin dedim. Belki benim dileğim tutmaz ama dileği tutan varsa benim için bir dilek tutsun dilekleri gerçekleşsin diye. Tek istediğim bu insanlardan. Birde biraz önce dinlediğim şarkının üzerine tıklamaya çalışırken yanlış yere tıkladım ve bir sayfa açıldı başında yolculuk isimli şiir Nazımdan bana ve herkese gelsin. Biraz da beni anlatıyor. Birazda ruhumun şair yanına dokunuyor.
Yine söylüyorum 38 yaşım uğurlu gelsin. Bloğumda dediğim gibi 35 ten sonra geriye saymaya başlayanlardayım 70 li yaşlarda yeni doğmuş bir bebek saflığında 70 yılın sırlarını taşıyan bir bilge olmak istiyorum. Bunun için çok yer görmek istiyorum. ama her şeyden önce 38 yaşın uğurlu gelmesini istiyorum.
Bir şair yolculuk ediyor
bir denizinde dünyamızın
bakarak bir yıldıza.
Yolculuk ediyor şairin biri
yıldızlardan birinde bir denizde
bakarak dünyamıza.
Yolculuk ediyor şairler
denizlerinde kâinatın
bakarak birbirine.

16 Ekim 2010 Cumartesi

kirlendik

Kirlendik,



Bizi kirleten ne daha kirli ortamlarda yaşamamız ne de çöp evlerde yaşamaktı (ki çöp evlerde yaşayanlar belki bugünün kirliliğinden uzaklaşıp geçmişlerinin temiz günlerini arayanlardı. )



Tükettik



Amerikayı keşfeden ve istila eden beyaz adamın önce bizonları bizonlarlarla birlikte yerlileri sonra kendilerini tüketmeleri gibi bizde önce doğayı sonra insanı tükettik.



Tükendik



Doğaya saldırdık iştahımız arttıkça saldırılar için yeni yöntemler geliştirdik küçük ev bacalarını büyük sanayi bacalarına çevirdik. Doğayla birlikte kendimizi bitirdik.



Bencilleştik



Küçük mutluluklarla yetinmeyi bıraktık. Hep daha büyüğünü istedik. İstedikçe açgözlüleştik. Birbirimizden uzaklaştık bizi terkettik. Her şeyimizi kendimize ayarlamak istedik. Kavga ettik.



Taksitlendik



Taksit taksit hayatlar kurduk. Taksit taksit evlendik taksit taksit harcadık taksit taksit ödeyemeyince peşinen hayatlarımızı kararttık.



Kaybettik



Küçüklüğümüzde bize verilen karne hediyesi kitaplar yerine çocuklarımıza karne hediyesi olarak televizyon izleme bilgisayarda oyun oynama saatleri verdik. Verdikçe çocukluğumuzu ve çocuklarımızı kaybettik.



Özlemedik



Gidenin arkasından ağlamak yerine yerini neyle dolduracağımızı düşündük. Gideni özlemek yerine hemen unutmayı tercik ettik.



Kızdık ..........nefret ettik.................üzülmedik..............galiba sonunda bittik.........

CYRANO de Begerac


“FARKINDAYIM... Mühim olan mutlu musun?.. çookk eskiden beri tanıdığım arkadaşım... Ruhunu nasıl etkiledi merak ettim.. Zira bizim gibilerin mutluluk anlayışı farklıda... Defolu ruhların yani... “

Yukarıdaki sözler kendisinin de söylediği gibi çok eskiden bir arkadaşıma ait.

Sahi nasıl bizim mutluluk anlayışımız. Pek çok insanın acıya da ya da mutluluk diye tarif ettiği şeylere alışmış olduğumuzdan bünyemiz acıya ve mutluluğa dayanıklı. Çok kullanılmış ruhlar taşıyoruz. Acı olan tek yan bunu bizim kullanmamış olmamız. Kendimizi kullandırdık çok kereler. İlk seferlerde acıydı hissettiğimiz ama sonraları korkunç oldu sonuçları. Hiçbir şey hissetmemeye başladık. Donuklaştık acıya ve mutluluğa karşı.

Mesele donuklaşmakta zaten. Bizim gibiler birbirini anlar oldu sadece. Diğerleri üstünkörü ilişkiler.

Aynı ortamda eğer 10 kişiysek 2 kişi birbirimizi anlarız. Gözlerimiz birbirine değdiğinde ruhlarımızda değer. Bundandır sonsuza dek gülerken bir ortamda gözlerimiz birbirine değdiğinde sanki eğleniyormuşçasına kahkahalar atarak bakışlarımızı kaçırmamız ama yalnız kaldığımızda bakışlarımızı birbirine sabitleyip anlıyorum söylemene gerek yok dercesine birbirimize kafa sallamamız ya da çok derinse yaramız sigaralarımızı tellendirip sabaha kadar kâh ağlayarak kâh gülerek kâh birbirimizin gözyaşlarını silerek konuşmamız. O yüzden olacak birbirimizi pek görmeyiz zaten. Karşılaşmak istemeyiz. Biliriz birbirimize ihtiyacımız olduğu zamanları. Telefonda karşılıklı bende seni arayacaktım sözleri dökülür ağzımızdan. Belki de ruhlarımızı kullandırmamızın başka bir yolu bu. Eee ne demişler alışmış kudurmuştan beterdir.

Defolu ruhlar. Belki diğerleri buna itiraz eder ama ben eski don lastiklerine benzetiyorum ruhlarımızı.

Bir yerlere çekilmekten belki de çok kullanılmaktan yıpranmış artık. Koptu kopacak sanki. Ama hala kullanıyoruz. Çünkü o gidince çok şey gidecek hayatımızdan. Özgürlüğümüzü ona borçluyuz. Hayallerimiz ve hayal kırıklıklarımızı da. Çok hayal kurarak eskittik ruhumuzun lastiğini biz. Çok hayal kurmak çok hayal kırıklıklarını da beraberinde getirdi. Sadece yatağa yattığımızda kurulan hayallerde değildi bizimki. Biz günümüzün her anında hayallerimizi yerine getirmek için koşarken de hayaller kurduk. Hayallerimiz bizi aştı yaşamımızı aştı. Taşıyamayacağımız yükler getirdi hayatımıza. Ulan kim dedi ki tam gençlik çağında millet geleceğini kurtarmanın peşine düşmüşken sana ne başkalarının geleceğinden önüne baksana diyen olmadı ki desem yalan söylemiş olurum. Diyen oldu hem de çok ama dinleyen kim. İyimi oldu kötümü bilemem. Bunu yaşam hep kötü olmuş gibi gösterse de benim içimde hala bir şeylerin iyi olacağına dair umut var.

Yeni yeni kurtuluyoruz o yüklerden. Daha gerçekçi bakmayı öğreniyoruz hayata karşı. Çünkü hayat bize kendisini dayatıyor. Eskimiş olan ne varsa kurtuluyoruz. Kimimiz bağlarından, kimimiz kocasından kimimiz tüm yaşantısından. Benliğimizin ve çevremizin dayattığı her şeye karşı kurtuluyoruz. Lastiğimizi ne kadar uzatabileceğimizi denemek istiyoruz.

Belki benim birden işten ayrılmamda bunun eseri. Kopmak, uçmak istiyorum. Çok uzaklara gitmek ama nerden başlamak gerekiyordu. Ne kadar uzaklaşabileceğimi görmek istiyorum. O yüzden ilk adımı attım. Bir ortama girdiğimde benim gibi düşünen 2. Kişiyi bulmak istemiyorum. Diğer sekizi gibi normal olmak, diğerleri gibi çoğu şeyi düşünmemek. Çok mu istediğimiz

2. adım 1 sene sonra. O nemi. Şimdilik bana kalsın. Sadece az kaldığını biliyorum.



**************************



Aslında bu yazı yukarıda farkındayım diye başlayan alıntı ile başlamıştı. Ancak alıntıyı yaptığım kişi ile yazı üzerine telefonumda yaptığım görüşme sonrasında bazı eklentiler yapmak ihtiyacı ortaya çıktı. Yazının temeli psikoloji ve sosyal davranışlarla ilgiliydi. Biz insanların genelinin mutlu olduğu şeylerden pek hoşlanmayız. Bize özel bir ben duygusu yoktur. Biz diye konuşmayı severiz. Müthiş bazen bizi bile kızdıracak kadar müthiş bir paylaşım duygusuna sahibiz. Birisi bizden bir şey istemeye görsün yok yazmaz literatürümüzde. O kişinin mutluluğu bizi mutlu eder. Bazen salaklık derecesinde mutlu oluruz bu durumdan. Sanki bizim başarımızdır bu. O kişinin başarısından ya da başarısızlığından sana ne kardeşim diyenler çıkabilir. Hatta bunu çoğu zaman yardımcı olmaya çalıştığımız insanlar söyler. Hele de eleştiriler yok mu; bu yaşınıza geldiniz bir arabanız yok bir eviniz yok, ulan diyesim geliyor paylaşıyoruz diye aldığın paraları ver önce. Her neyse bunun psikolojide bir adı varmış. CYRANO kompleksi. Hani şu bizim Cyrano de Bergerac. Çok çirkin ama Roxan a âşık ve Roxan ın mutluluğu için onu seven Christian ın ağzından Roxana mektuplar yazar hatta Christian Roxana seranat yaparken tüm kelimeleri Cyrano söyler. Sevdiği kadının mutluluğu adına onun başkasına âşık olmasını sağlayacak kadar enayidir.

Bu duyguyu yıkmak için tiky ler de dahil her çevreden arkadaşa sahip olup kafamıza göre yaşıyoruz ama yok kardeşim olmuyor.

Bu nasıl bir paylaşım duygusudur. Kim ekti bunu bizim yüreğimize. .şarkıda dediği gibi artık ben sadece ben olmak istiyorum.
hayat herkese şans getirsin ve kimse şansına arkasını dönüp gitmesin

Mutlu kalın. Kalmazsanız da bana ne demek istiyorum. Diyemiyorum:)

fotograf izzet tokur

1 Ekim 2010 Cuma

hoşcakalın

6,5 yıldır çalışan ama deli gibi çalışan, sabah 7,30 da işe gidip gece yarıları işten çıkan, zevk için bazen sabah kadar kalan ve çevresindeki insanları da bu deliliğin içine bazen iyilikle bazen baskı ile sürükleyen bir insan işsizliğin ilk gününü nasıl geçirir sizce.

Gece yattığımda saat 03.00 sıralarıydı. Sabah ilk gözümü açmam 08.00 gibi oldu. Önce bir yataktan fırlayıp tüh geç kaldım derken sonra kendimi tekrar yatağa atıp hadi yat dedim kendine unuttun mu dün işten ayrıldın sen bugün işsizsin. Saat 09.00 gibi çıktım yataktan.

Uzun zamandır ilk defa tatillerin dışında evde kahvaltı yaptım alışkanlıktan olacak ekmek arası sandviç hazırlayıp çayımı alıp sandalyeden kalkıp bilgisayarın başına geçtim. Bakılacak ne rapor vardı nede mail. Hatta kullandığım bilgisayar ödünç alınmış bir bilgisayardı ki halen alışamadım.

Neyse gene de özel mailler vardı. Biraz facebook, biraz daha facebook ardından kitap okuyayım bari dedim. Biraz kitap okudum. Öğlen oldu acıktım az bir şey atıştırdım. Yurtdışı danışmanlık firmalarını araştırdım. Hatta birisi ile konuşup Salı günü için randevu aldım. Sonra yine facebook. Oha dedim kendime. Bari biraz dışarı çıkayım dedim çıktım çardağın altında oturup bir sigara içtim markete gittim. Marketten dönüşte kahveye uğradım bir çay istedim çayı getiren garson abi erkencisin hiç gelmezdin sen buralara dedi. İşten ayrıldım dedim şaşırdı, Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı gördüm hayrola işten erken mi çıktın dedi onada ayrıldığımı söyledim. Yani akşama kadar gördüğüm insanlara açıklama yapmakla geçti günüm.

Yarın mı bakalım yarın nasıl geçecek. Galiba alışverişe gideceğiz. Pazar günü ise bolu yedi göllerdeyim. Yedi göllerin en güzel zamanı. Sararmış yaprakların fotoğrafını çekeceğim. Kendim gibi sararmış yapraklarını dökmüş ağaçları.

Geçende sevgili Mehmet âli bir yorum yapmıştı “Merhabalar, ayrılığa gebedir. Hoşça kal da buluşmaya bir şafak vakti. Hoşça kal diyelim”ve sevgili Serhanın dediği gibi “hoşça kalacağız... Dökülürken sonbahar avuçlarımıza... Teni değişecek doğanın, beyaza düşecek ayak izlerimiz... Anlımızdan akan teri sohbete katacağız... Ama ne olursa olsun hoşça kalacağız” her hoşcakal bir merhabadır aslında her yaprak dökümü yeni yaprakların habercisi, solan her çiçek yeni çiçeklerin habercisidir. Her fırtına arkasından gelecek güzel günün habercisidir. İnanıyorum her şey çok güzel olacak. Bu kadar kolay ve bu kadar zormuş ayrılık yeni merhabalar için hoşça kalın dostlarım



son olarak ah kayaköylüler ah. içimdeki beni bulmama sebep oldunuz ya.:)

fotograf izzet tokur

25 Eylül 2010 Cumartesi

hayatın ayrıntıları


Yıllar önceydi. Zannedersem 1995 yılı başları.
Bir çocuk ile konuşuyordum. Çocuk dediğime bakmayın. Ben o zaman 21 yaşındayım konuştuğum kişi de bana yakın. İnsan nasıl başarılı olur bu konuda diye sordu. Konunun özeline girmeden Genel düşüncelerimi paylaştım sadece. Bir işi düşünürken 5-6 adım sonrasını planlamalısın dedim. Nerden ne geleceğini bilirsin o zaman. Peki, yolun sonunda uçurumsa o zaman ne yapacağım diye sordu. O zaman dedim arkana bakacaksın. Eğer arkandan gelenler varsa kendini aşağıya atacaksın dedim. Şaşkın bir şekilde neden diye sordu. Bazen başarmak için ölmek gerekir. Ölmeyi öğreneceksin Yeri geldiğinde öldürmeyi de öğrenmek gerekir dedim. Ölünce ne olacak dedi. Eğer ölmeyip tekrar yukarı çıkmayı başarırsan artık gidiş yolunu öğrenmiş olacaksın güçleneceksin ve arkadan gelenler için bir dahaki sefere uğrunda ölünecek lider olacaksın. Ayrıca ölürsen onlar için kahraman olacaksın dedim. Bana sen manyaksın dedi.
Çılgınım, deliyim ama manyakmıyım bilmem( bazen bende kendimden şüphe duymuyor değilim). Ama bildiğim bir şey var.(doğrumu yanlış mı hala karar veremedim ama)Bir işe başladığında sonunda ölümde olsa bitireceksin. Bir işe başladığımda olacak tüm olasılıkları gözden geçirir ve adım adım giderim. Bu yüzden genelde başladığım işlerde başarılı olurum. Ancak eğer bir başarısızlık varsa da yıkılırım. Ben bu olasılıkları niye göremedim diye. Mesela geçenlerde 150 işin arasında bir yanlış yaptım. Nasıl yani oldum. Yıkıldım resmen. Ne oldu diye soranlara ben böyle bir hatayı nasıl yaparım dedim.
İş konusun da ya da hayatın herhangi bir alanında insanın bu kadar planlı olması doğru mu hala bilmiyorum. Çünkü eğer bir proje ile uğraşıyorsan ve başarısız olduğunu görüyorsan sonuçları yıkıcı olabiliyor. İnsanın ruh halinde onarılmaz yaralar açıyor bu. Başını ağrıtıyor. Belki bazen her şeyi oluruna bırakmak gerekiyor. Sonuçta su akıp yatağını buluyor. Ayrıca bu kadar ayrıntıya takılınca yalnızlaşıyor insan. İşte hayatta her yerde. Çünkü başkalarının görmediği ayrıntıları sen olağanüstü bir şeymiş gibi önemsiyorsun. Başkaları için çok anlamlı ve önemli gelen şeyler ise senin için önemsizleşebiliyor. Ele aldığın her konuyu sanki tarihi yeniden inşa ediyormuş gibi dikkatlice elden geçirmeye başlıyorsun. Mesela bir bina yapacaksın sadece binayı tasarlaman yetmiyor. Binada kullanılacak malzemeler, önemli. Çivi, beton, fayans, tahta her şey önemli oluyor. Sonra binayı yapacak insanları seçiyorsun. Eğer yapacağın bir aşk yuvası ise oranın inşaatında çalışan işçi, mühendis, mimar aşkı tanımalı bilmeli, temelinden çatısının son tahtasına kadar aşkını katmalı. Bir çiviyi çakarken bile sevgilisinin tenine değiyormuş, elini tutuyormuş gibi yumuşak olmalı. Eğer yapacağın bir işyeri ise orada insanlar mutlu olmalı. Çünkü günümüzün neredeyse yüzde kırkı işyerimizde geçiyor. Resmi odalarda değil ruhu olan odalarda çalışmalı insanlar. Kendi ruhlarını verebilmeli. Bunun içinse rahat etmeliler diye düşünüyorsun. Sen bunları düşünüyorsun düşünmesine ama gel gör ki orada çalışanlar rahat etmek istiyorlar mı bunu düşünmüyorsun. Çok önemli bir ayrıntı. O zaman orada çalışanları inandıracaksın buna. Bu şekilde devam edip gidiyor hayat. Düşünüyorum kimi zaman kurtulmayı düşünmeyeni kurtarmaya çalışmak nasıl bir aptallıktır. Nasıl bir aptallık sadece kendi yaşamın dışında başkalarının yaşamını da düşünmek
Bu saatten sonra kahraman olmaya niyetim yok aslında. Hele yediğim kazıklardan sonra. Ancak düşünüyorum da özgürlüğü bilmeyen ruh özgürlüğü isteyemez. Özgürlüğün ne olduğunu öğretmek gerekir. Aşkı bilmeyen âşık olamaz. Aşkı tanıtmak gerekir. Uğruna ölünecek her ne varsa, vatan dedikleri, insan dedikleri, Dost dedikleri uğruna ölmeyi bilmeyenlere bunu öğretmek gerek Bunun içinse fedakâr olmayı bilmek gerek.
Düşünmek dedikleri şey, belki de zararlı olan bu.

özlem...

1 Nisan günü gidişinin üzerinden 12 yıl geçmiş olacak.
Bir nisan günü gitti. Kurban bayramından bir gün önceydi. Oysaki daha bir kaç saat önce konuşmuştuk. Sonra gecenin bir yarısı telefon çaldı. Gecenin bir yarısı kaza geçirdi hastanede dediler. Annemler hemen hastaneye koştu. Biz evde kaldık. Dayanamadık karakolu arayıp kazanın nasıl olduğunu sorduk. Kimsiniz dediler. Söyledik. Haa şu durumu ağır olan kız mı dediler. Sonra hastaneye gittiğimizi hatırlıyorum. Hastanede ameliyatta dediler. Tesadüfen doktor bir arkadaşımı gördüm. Onun ameliyatta olmadığını beyin ölümü yaşandığını belki organ bağışı yapılır diye yoğun bakıma aldıklarını söyledi. Yoğun bakıma aldı beni. Nerde dedim. Gösterdi. Tanıyamadım. En acısı da bunu saatlerce tek başına taşımak ve insanları teselli etmeye çalışmaktı. Sonra çapaya gittik. Son testler için kontrole götürülürken cihaza bağlı değildi. Bir umutla belki de yaşıyor dedik ölmüş olduğunu bile bile...
Hala çapadan eve gidene kadar olan saatler kayıp hayatımda. Hala o zaman dilimini hatırlamıyorum. Sadece insanları teselli ettikten sonra o küçük odamda 3 gece önce onun sırtını dayadığı duvara sırtımı dayayıp 2 günlük acımı bağıra bağıra atmaya çalıştığımı hatırlıyorum.
Yaşasaydı şimdi 30 yaşında olacaktı
küçücük odamda karşılıklı sigara içerken bana sıkıntılarını kızgınlıklarını hayallerini anlatırdı. Araba alacaktı. Hatlı cep telefonu da. Bir gün sevdiği birisi ile evlenecekti.
O bana abi derdi.
Teyzemin kızıydı.
Hiç olmayan küçük kız kardeşimdi.
Adı duygu idi.