1 Ekim 2010 Cuma

hoşcakalın

6,5 yıldır çalışan ama deli gibi çalışan, sabah 7,30 da işe gidip gece yarıları işten çıkan, zevk için bazen sabah kadar kalan ve çevresindeki insanları da bu deliliğin içine bazen iyilikle bazen baskı ile sürükleyen bir insan işsizliğin ilk gününü nasıl geçirir sizce.

Gece yattığımda saat 03.00 sıralarıydı. Sabah ilk gözümü açmam 08.00 gibi oldu. Önce bir yataktan fırlayıp tüh geç kaldım derken sonra kendimi tekrar yatağa atıp hadi yat dedim kendine unuttun mu dün işten ayrıldın sen bugün işsizsin. Saat 09.00 gibi çıktım yataktan.

Uzun zamandır ilk defa tatillerin dışında evde kahvaltı yaptım alışkanlıktan olacak ekmek arası sandviç hazırlayıp çayımı alıp sandalyeden kalkıp bilgisayarın başına geçtim. Bakılacak ne rapor vardı nede mail. Hatta kullandığım bilgisayar ödünç alınmış bir bilgisayardı ki halen alışamadım.

Neyse gene de özel mailler vardı. Biraz facebook, biraz daha facebook ardından kitap okuyayım bari dedim. Biraz kitap okudum. Öğlen oldu acıktım az bir şey atıştırdım. Yurtdışı danışmanlık firmalarını araştırdım. Hatta birisi ile konuşup Salı günü için randevu aldım. Sonra yine facebook. Oha dedim kendime. Bari biraz dışarı çıkayım dedim çıktım çardağın altında oturup bir sigara içtim markete gittim. Marketten dönüşte kahveye uğradım bir çay istedim çayı getiren garson abi erkencisin hiç gelmezdin sen buralara dedi. İşten ayrıldım dedim şaşırdı, Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı gördüm hayrola işten erken mi çıktın dedi onada ayrıldığımı söyledim. Yani akşama kadar gördüğüm insanlara açıklama yapmakla geçti günüm.

Yarın mı bakalım yarın nasıl geçecek. Galiba alışverişe gideceğiz. Pazar günü ise bolu yedi göllerdeyim. Yedi göllerin en güzel zamanı. Sararmış yaprakların fotoğrafını çekeceğim. Kendim gibi sararmış yapraklarını dökmüş ağaçları.

Geçende sevgili Mehmet âli bir yorum yapmıştı “Merhabalar, ayrılığa gebedir. Hoşça kal da buluşmaya bir şafak vakti. Hoşça kal diyelim”ve sevgili Serhanın dediği gibi “hoşça kalacağız... Dökülürken sonbahar avuçlarımıza... Teni değişecek doğanın, beyaza düşecek ayak izlerimiz... Anlımızdan akan teri sohbete katacağız... Ama ne olursa olsun hoşça kalacağız” her hoşcakal bir merhabadır aslında her yaprak dökümü yeni yaprakların habercisi, solan her çiçek yeni çiçeklerin habercisidir. Her fırtına arkasından gelecek güzel günün habercisidir. İnanıyorum her şey çok güzel olacak. Bu kadar kolay ve bu kadar zormuş ayrılık yeni merhabalar için hoşça kalın dostlarım



son olarak ah kayaköylüler ah. içimdeki beni bulmama sebep oldunuz ya.:)

fotograf izzet tokur

25 Eylül 2010 Cumartesi

hayatın ayrıntıları


Yıllar önceydi. Zannedersem 1995 yılı başları.
Bir çocuk ile konuşuyordum. Çocuk dediğime bakmayın. Ben o zaman 21 yaşındayım konuştuğum kişi de bana yakın. İnsan nasıl başarılı olur bu konuda diye sordu. Konunun özeline girmeden Genel düşüncelerimi paylaştım sadece. Bir işi düşünürken 5-6 adım sonrasını planlamalısın dedim. Nerden ne geleceğini bilirsin o zaman. Peki, yolun sonunda uçurumsa o zaman ne yapacağım diye sordu. O zaman dedim arkana bakacaksın. Eğer arkandan gelenler varsa kendini aşağıya atacaksın dedim. Şaşkın bir şekilde neden diye sordu. Bazen başarmak için ölmek gerekir. Ölmeyi öğreneceksin Yeri geldiğinde öldürmeyi de öğrenmek gerekir dedim. Ölünce ne olacak dedi. Eğer ölmeyip tekrar yukarı çıkmayı başarırsan artık gidiş yolunu öğrenmiş olacaksın güçleneceksin ve arkadan gelenler için bir dahaki sefere uğrunda ölünecek lider olacaksın. Ayrıca ölürsen onlar için kahraman olacaksın dedim. Bana sen manyaksın dedi.
Çılgınım, deliyim ama manyakmıyım bilmem( bazen bende kendimden şüphe duymuyor değilim). Ama bildiğim bir şey var.(doğrumu yanlış mı hala karar veremedim ama)Bir işe başladığında sonunda ölümde olsa bitireceksin. Bir işe başladığımda olacak tüm olasılıkları gözden geçirir ve adım adım giderim. Bu yüzden genelde başladığım işlerde başarılı olurum. Ancak eğer bir başarısızlık varsa da yıkılırım. Ben bu olasılıkları niye göremedim diye. Mesela geçenlerde 150 işin arasında bir yanlış yaptım. Nasıl yani oldum. Yıkıldım resmen. Ne oldu diye soranlara ben böyle bir hatayı nasıl yaparım dedim.
İş konusun da ya da hayatın herhangi bir alanında insanın bu kadar planlı olması doğru mu hala bilmiyorum. Çünkü eğer bir proje ile uğraşıyorsan ve başarısız olduğunu görüyorsan sonuçları yıkıcı olabiliyor. İnsanın ruh halinde onarılmaz yaralar açıyor bu. Başını ağrıtıyor. Belki bazen her şeyi oluruna bırakmak gerekiyor. Sonuçta su akıp yatağını buluyor. Ayrıca bu kadar ayrıntıya takılınca yalnızlaşıyor insan. İşte hayatta her yerde. Çünkü başkalarının görmediği ayrıntıları sen olağanüstü bir şeymiş gibi önemsiyorsun. Başkaları için çok anlamlı ve önemli gelen şeyler ise senin için önemsizleşebiliyor. Ele aldığın her konuyu sanki tarihi yeniden inşa ediyormuş gibi dikkatlice elden geçirmeye başlıyorsun. Mesela bir bina yapacaksın sadece binayı tasarlaman yetmiyor. Binada kullanılacak malzemeler, önemli. Çivi, beton, fayans, tahta her şey önemli oluyor. Sonra binayı yapacak insanları seçiyorsun. Eğer yapacağın bir aşk yuvası ise oranın inşaatında çalışan işçi, mühendis, mimar aşkı tanımalı bilmeli, temelinden çatısının son tahtasına kadar aşkını katmalı. Bir çiviyi çakarken bile sevgilisinin tenine değiyormuş, elini tutuyormuş gibi yumuşak olmalı. Eğer yapacağın bir işyeri ise orada insanlar mutlu olmalı. Çünkü günümüzün neredeyse yüzde kırkı işyerimizde geçiyor. Resmi odalarda değil ruhu olan odalarda çalışmalı insanlar. Kendi ruhlarını verebilmeli. Bunun içinse rahat etmeliler diye düşünüyorsun. Sen bunları düşünüyorsun düşünmesine ama gel gör ki orada çalışanlar rahat etmek istiyorlar mı bunu düşünmüyorsun. Çok önemli bir ayrıntı. O zaman orada çalışanları inandıracaksın buna. Bu şekilde devam edip gidiyor hayat. Düşünüyorum kimi zaman kurtulmayı düşünmeyeni kurtarmaya çalışmak nasıl bir aptallıktır. Nasıl bir aptallık sadece kendi yaşamın dışında başkalarının yaşamını da düşünmek
Bu saatten sonra kahraman olmaya niyetim yok aslında. Hele yediğim kazıklardan sonra. Ancak düşünüyorum da özgürlüğü bilmeyen ruh özgürlüğü isteyemez. Özgürlüğün ne olduğunu öğretmek gerekir. Aşkı bilmeyen âşık olamaz. Aşkı tanıtmak gerekir. Uğruna ölünecek her ne varsa, vatan dedikleri, insan dedikleri, Dost dedikleri uğruna ölmeyi bilmeyenlere bunu öğretmek gerek Bunun içinse fedakâr olmayı bilmek gerek.
Düşünmek dedikleri şey, belki de zararlı olan bu.

özlem...

1 Nisan günü gidişinin üzerinden 12 yıl geçmiş olacak.
Bir nisan günü gitti. Kurban bayramından bir gün önceydi. Oysaki daha bir kaç saat önce konuşmuştuk. Sonra gecenin bir yarısı telefon çaldı. Gecenin bir yarısı kaza geçirdi hastanede dediler. Annemler hemen hastaneye koştu. Biz evde kaldık. Dayanamadık karakolu arayıp kazanın nasıl olduğunu sorduk. Kimsiniz dediler. Söyledik. Haa şu durumu ağır olan kız mı dediler. Sonra hastaneye gittiğimizi hatırlıyorum. Hastanede ameliyatta dediler. Tesadüfen doktor bir arkadaşımı gördüm. Onun ameliyatta olmadığını beyin ölümü yaşandığını belki organ bağışı yapılır diye yoğun bakıma aldıklarını söyledi. Yoğun bakıma aldı beni. Nerde dedim. Gösterdi. Tanıyamadım. En acısı da bunu saatlerce tek başına taşımak ve insanları teselli etmeye çalışmaktı. Sonra çapaya gittik. Son testler için kontrole götürülürken cihaza bağlı değildi. Bir umutla belki de yaşıyor dedik ölmüş olduğunu bile bile...
Hala çapadan eve gidene kadar olan saatler kayıp hayatımda. Hala o zaman dilimini hatırlamıyorum. Sadece insanları teselli ettikten sonra o küçük odamda 3 gece önce onun sırtını dayadığı duvara sırtımı dayayıp 2 günlük acımı bağıra bağıra atmaya çalıştığımı hatırlıyorum.
Yaşasaydı şimdi 30 yaşında olacaktı
küçücük odamda karşılıklı sigara içerken bana sıkıntılarını kızgınlıklarını hayallerini anlatırdı. Araba alacaktı. Hatlı cep telefonu da. Bir gün sevdiği birisi ile evlenecekti.
O bana abi derdi.
Teyzemin kızıydı.
Hiç olmayan küçük kız kardeşimdi.
Adı duygu idi.

Dostluklar üzerine..


Dostluk nedir nasıl bir şeydir. Neden çocukluk arkadaşlarımız vardır da çocukluk dostlarımız yoktur.
İnsanın bir sürü arkadaşı vardır konuştuğu selamlaştığı içtiği Ya da ayaküstü ne haber nasılsın ne yapıyorsun dediği. Ancak kaç dostu vardır. Kaç kişi ile konuşurken gözleri ışıldar, kaç kişi ile içerken ağlar. Ya da şu anda nerdedir ne yapıyor diye kaç kişiyi düşünür. Kaç kişinin omzuna yaslayıp başını hayallerini anlatır. O hayallerde kaç kişiye yer verir. Mesela birini kaybettiğinde kime sarılır. Yolunu kaybettiğinde yolu bulmasını sağlayan kandili kim tutar, kim bir mum yakar karanlığına
Benim bir dostum var mesela. En büyük hayali sarı germe diye bir yere yerleşmek. Var gücü ile çalışıyor orada 3-4 dönüm yer almak için. Bunu anlatırken merak etmeyin oraya kuracağım evin projesini beraber çizeceğiz diyor. Herkes kendi odasını kendisi tasarlayacakmış. Birde ortak yaşam alanı kuracakmışız.
Garip bir şey dostluk dediğimiz şey. Nasıl oluştuğu bilinmez. Öyle fazla dostu da olmaz insanın hayatta. Bir elin parmaklarını geçmez çoğu zaman.
Çok insanla konuşuruz çok insana çok şey anlatırız ama karşıdaki dinler mi dinlemez mi bilinmez. Dinlese de anlar mı anlamaz mı oda bilinmez. Dostluk dedikleri şeyi yaratanda budur belki anlayacağını bilmek. Unutmamaktır. Hatırlamaktır. Hala hayallerin varsa dostum diye adını koyduğun kişiye o hayallerinde yer verebilmektir. Hayallerin yoksa kalmamışsa elinde hiçbir şey, Ya da sen kalmadığını sanıyorsan; sana hayaller yaratabilecek sana en zor zamanında elini uzatabilecek kişidir O. Paylaşmaktır. Paylaşarak çoğalır çünkü insan. Mesela ilk gençlik zamanlarında ilk aşkını anlatabilmektir herkesten gizlerken. Çünkü onunda seninle senin heyecanını yaşarak sırrı taşıyacağını bilirsin. Ya da sevgilinle eşinle kavga ettiğinde ilk ona anlatırsın bunu. Çözümü beraber bulmak istersin. Kimi insanlar görüyorum bir kadın Ya da bir erkek uğruna nice dostlukları yerle bir ediyor. Sonra o kadın Ya da erkekle bir sorun yaşadıklarında bunu anlatacak bir kişi yok, bir sevinç yaşadıklarında bunu çoğaltacak kimse yok. O yüzden dostlarının değerini bilmeli insan. Mesela yaşantımızın her döneminde hepimizin başına gelmiştir. Başınız dertte ise o taşır sizinle beraber derdinizi. Ya da çok sevindiniz mutlaka ilk o duysun istersiniz. Konuşmazsanız görüşmezseniz içinizde bir eksiklik olur. Yüreğinizde bir sırdır sanki dostlarınız. Kimi zaman kimseye anlatamadığından taşınması zor gibi gelir ama onunda yüreğinde seni taşıdığını bilmek bütün yükü alır götürür omuzlarından.

Dostluklar ağırlaştırılmış müebbet hapis gibidir. Bir kere girdin mi çıkamazsın. Ne yaptıysan da bir daha yolundan dönemeyeceğini bile yaparsın. Bu yüzden karşındaki insanı taşımayı bilmek gerekir. Dost olmak dostluğun değerini bilmek her babayiğidin harcı değildir. Geçmişe baktığın zaman kaybettiklerini görmek zordur ancak eğer kaybettiğin bir dostunsa daha da zordur. Yüreğinde sır olur O zaman herkesten saklarsın. Eğer kaybetmenin sebebi sen değilsen ya da o değilse arayacak güce sahip olmak gerekir. Bulduğunda sevinebilmek için.
Ben bugünlerde çok sevinçliyim ondan bu yazdıklarım.

Bir de kısa şiir

Biz dost dedik mi?
Bağrımızdan kopar gelir kardeşlik
Doladık mı kollarımızı dünyayı kucaklarız
İyiyi güzeli birde gülü koklamayı severiz
Sevdik mi de serden geçeriz

ben sadece


Birazcık çılgınım ama birazcık. Gerçi çevremdekiler bayağı çılgın olduğumu düşünüyor ya neyse.
Bir insan sürekli normal olabilir mi. Çevremizde başdöndürücü bir değişim ve dönüşüm var. Çoğu zaman satır aralarından bakıyoruz hayata. Yakalayabildiğimizi cebimize koyup bir yandan işimize devam etmeye çalışırken diğer yandan hayallerimizi gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Başka başka hayallerde koyuyoruz üst üste. Yani mutluluğu uzaklaştırıyoruz kendimizden. O yüzden bir şey düşünüldü mü hemen yapılmalı hemen söylenmeli diyorum ben. Noel babanın torbası değil çünkü hayatımız. Bugünden yarına ertelediğimiz her şey mutluluk çıtasını biraz daha uzatıyor sanki. Ayrıca hayatımızda Noel babalarda yok en azından benim yok. İhtiyaçta duymadım. Hep kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalıştım. Hatasıyla sevabıyla hayatım benim oldu en azından. Kimseyi karıştırmam kendime evimde işimde. Kimseye bağlı değilim çünkü. Ama bazı şeyler istemediğim sonuçlarda doğurmuyor değil.
Biraz çılgınım dedim ya zincirleri hep kırmak istediğimdendir belki de. Çocukken de böyleydim ben. Mesela bir gün yüksek bir dere kenarında dereye doğru bakıyoruz sordum buradan düşene bir şey olur mu diye. Bilmem deyince karşımdakiler deneyelim deyip bıraktım kendimi aşağıya paldır küldür indim dere boyunca 2 dikişten başka zararı yokmuş öğrenmiş olduk.
Dedim ya hayatta hiçbir şeyi ertelememek gerektiğine inandığımdan dere boyunca paldır küldür inişim gibi paldır küldür davrandım ve konuştum hep. Otorite falan takmadım. Okulda, hayatta, şimdi de iş yaşantımda. Mehteran takımı gibi kariyerim. 2 adım ileri bir adım geri. Şirketteki bütün müdürlerle kavgalıyım. Ama istediğim her şeyi de kabul ederler. Gerçi bunu çamura bulaşmamak isteğine bağlıyorlar( bir sebebi de işimi iyi yapıyor olmam olsa gerek )
Ya neyse.
Dilimden çektiğim kadar hiçbir şeyden çekmiyorum. Bugün saçmalamayacağım, lafları düzgün tartarak konuşacağım diyorum. Daha başaramadım. Her türlü otoriteye karşı gelmeye gücüm var ama kendimi dizginlemeye yok. Yani patavatsız herifin tekiyim. Birde kötü yanım yanlış anlaşılma korkumun olmaması. Genelde de yanlış anlaşılıyor sözlerim. Hele de kızdığım zaman ne söylediğimi bilmiyorum. Biliyorum da hafif bir ifade güçlüğüm var. Söylemek isteğimin tam tersi sonuçlar çıkabiliyor bazen.
Karşımdakiler rahatsız bu durumdan biliyorum. Hatta bayağı kızgınlar bana. Evdekiler alıştı. Kimse karışmıyor. Dostlarım alıştı. Dilimin belası derler ya öyle bir hal.
Ben biraz çılgınım ama birazcık. Biraz da deliyim galiba.:)) Gerçi etrafta ne kadar akıllı var tartışılır ama.
Mutlu kalın

BAHAR


Bahar geldi
Şairin dediği gibi her bahar gitmek ister insan… Ben bu bahar gitmeyi istemek istemiyorum
Burada şehrimde dostlarımla insanlarımla mutlu olmak istiyorum. Bu nüfusu belli olmayan şehrin tüm trafiğine kaosuna rağmen
Bahar insanın içinde olmalı. Tatile gideriz ama o da sıkar bir süre sonra tatil içimizde değil çünkü mutluluk içimizde değil. Kandırıyoruz kendimizi çoğu zaman. Oyun oynuyoruz kendimizle. Aynaya bakarken yalan söylüyoruz. Çoğu yalan kırılmış bir vazoyu eskisi gibi birleştirme çabasıdır. Bir daha eskisi gibi olmayacağını bile bile . Her insanın ruhunun bir kenarında, mektuplardaki işaretler gibi yanmış köşeler mevcut. Bu izler tekrar aynı hataya düşmemek için mi yoksa sürekli acı çekmek için mi bırakılmış belli değil. Her insan hata yapar. Hatanın olduğu yerde çaba vardır, emek vardır. Güzel olan; emek göstermek ve hataları unutmayı bilebilmektir. Gitmeyi bilmeli insan ama dönmeyi de bilmeli. Hata yapan özür dilemeyi bilmeli, özür dilenen affetmeyi bilmeli. Hep söylerim hatayı kabul etmek erdemdir hatasını kabul edenin üzerine giden eşektir.
Bunların hepsi insana özgü; özlemek gibi, sevmek gibi, yaşamak gibi.
Bende böyle düşünmezdim aslında. Bu bahar bir farklı geldi bana. Her bahar bir sıkıntı basardı. Gitmek isterdim şimdi kalmak istediğim gibi. Her bahar kaçmak isterdim ıssız bir koya, şimdi kalmak istiyorum. Bu bahar daha umut dolu sanki. Güle güle nisan diyeceğimiz şu günlerde hoş geldin bahar, mayıs daha güzelleştirsin seni. Hoş geldin sefa geldin. Yağmur gibi yağ sokaklara mutluluğum

Ruhumun en derinlerinde
Bir adam yatar
Üzgündür kimi zaman
Sürüsünden ayrı düşmüş kuşlar gibi
Yalnız ve garip
Sevinç dolu olur bazen
Bazen ağlamak ister sebepsiz
Romantiktir
Eski çağların yiğit şövalyelerinin yüreğini taşır
Korumak ister
Korktuğu her şeyden insanlarını
Severse bırakmaz
Bırakmayı bildiği zamanlar dışında.
Ruhumun derinliklerinde
Bir adam yatar
Bir mum yakar karanlığıma
Ruhumun derinliklerinde
Bir adam
Bir insan

17 Ağustos 2010 Salı

aşk üzerine bir deneme


Sanki bu yazıyı yazarken bitecek sana olan tüm kızgınlığım değil mi ki başlamıştı bir yaz akşamında yine bitiverecekmiş gibi geliyor bir yaz akşamında. Unutmaya başlamak için yazıldı bu yazı. Hayal kırıklarını umutsuzlukları terk edilmişlikleri unutmak için. Yeni bir yerde yeni bir yaşama başlamak için yazıldı. Sana olan arayışımı artık durdurmak için yazıldı. Seni geride bırakmak için
Seni düşünmeyeli tam 4 gün oldu. 4 koca gün. 4 koca akşam 4 koca gece… Her şey koca ile başlayan ama çabucak geçiveren günler
Nerde başladı bu kara sevda. Düşünüyorum şimdi nerde başladı. Bitmişken ve artık bir daha dirilmeyeceğini, Bir gün karşılaşırsak eğer kelimelerle dile gelmeyeceğini bile bile.
Sana hasretim uzun zamanlar öncesinden gibi yaktı beni. Aşkı yaşadığım sende kendimi unuttum önce, sonra seni unuttum. sen ve ben bir mum alevinde söndük. Yalnız aşktı hissettiğim. İliklerime kadar aşk.
Utangaç bir çocuğun gözlerindeki soran bakışlar gibi baktım sana önce. Sonra bir gencin içini kaynatan sende kayboldum. Yaşlandığımda seni istediğimi haykırmak istedim dünyaya.
Yalnızlık uzun zamanlar öncesinden yoldaşımdı. Senin yalnızlığın ve güvensizliğin bana beni hatırlattı. Umutsuzlukların ve terk edilmelerin hasarladığı bir ömrü yaşıyorduk ayrı zamanlarda. Ayrı mekânlarda Yelkenlerini parçalanmış onu hareket ettiren rüzgârlara muhtaç. Hareket etmeye gücü olmayan takati kalmamış açık denizlerde parçalanacağını bile bile açık denizlerin hasreti yaşayan gemiler gibiydim. Sen ulaşacağım açık denizlerde demir atacağım beni koruyacak ilk liman. Aynı dağ gölünün güneşe hasreti gibi. Değil mi ki oda kuruyacağını bile bile güneşi ister. O güneş değil mi onun denizine ulaşmasını sağlayan o hasret ki kendini bitireceğini bile bile bitmek bilmez bir tutku ile inadına seven
Beni öyle sevdim seni. Olmazsa beni bitireceğini, Olmazsa hayatımı götüreceğimi sanarak. Önce limanımdan hareket ederken yara aldım. Sonra açık denizlerde parçalandım. Kanadı kırık kuş misali, kaptanını kaybetmiş gemi misali rüzgârın önünde sürüklenerek posedion un dalgalarını beni batıracağını bilerek, tek isteğim güvenli limanıma sana ulaşacağımı bilmekti. Sana ulaştığımda ilk vazgeçeceğin bendim anladım. Bir yandan yüreğime sardığım aşk bir yandan yürümeyeceğini bildiğim bir sevda. İkilemlerin ortasında güneşi olmayan günler yaşadım. Fırtınalı aşklar. Beni bir o yana bir bu yana savuran neyin intikamı olduğunu bilmediğim bir hınçla yapılan saldırılar. Sonunda beni limanından artık boğuşmaktan vazgeçtiğim okyanuslara atan içten gelen dalga.
Ben seni o dalgada kaybettim ve kendimi buldum.
Yıllar önceki beni. Asi çocuk günü dize getiren karanlıklar içinde yolunu hep bulan. Yalnızlığın içinde sağanak umutsuzluklara direnen. Korkmayan, kimseye verilecek hesabı olmayan Teşekkürler.

Fotograf:Serhan PİRPİR

Koçira..Bulutlar ülkesi

Bu sene bir gezenti oldum canım. Yay burcunun tüm özelliklerini sergilemek için elimden geleni yapıyorum. Eh sadece gezmek değil tüm patavatsızlıkları yapmaya başladım. Ruhumdaki o isyankâr çocuğu içimde tutmamak için tüm çabayı sarf ediyorum. Ruhum gezenti dedim ver elini Rize dedim atladım uçağa Trabzon oradan Rize ardından Kito.
Kito Bulutlar üzerinde gezen bir cennet sanki. Efsaneler adası Avalonu hatırlattı bana. Hani şu sisler arasındaki gizemli ada. Eski Kelt rahibelerinin yuvası.

Her ne kadar kelt rahibelerinden olmasak ta biraz pagan olduğumuz kesin. Öyle fazla inanışımız yoktur. Gülmekten korkanlardan değiliz.
Neyse lafı dağıtmayalım Rizeden çıktıktan sonra nefesimin kesildiği fırtına vadisine ulaştık. Başımı döndüren, ooo nidaları içinde bir yolculuktan sonra Kitoya ulaştık. Kito da durağımız Koçira
Koçira sımsıcak, el değmemiş doğanın içinde el değmemiş insanların yaşadığı gizli bir cennet sanki.
Gidiş günümde Koçira da kalmakta olan Murat ve Aysin, yasemin abla, Atakan, kızı Sara, anne babası ve eşi, O gün bize katılan koçira müdavimi Korkut abi Emel abla, Ruhan, Değer, ,Neşe, Haluk abi, Koçira ailesinin üyeleri beni davet eden Mehmet Ali ve Oğlu Özgür, Serhan abisi, Tugay, İbrahim abi ile kısa sürecek ama unutamayacağım bir serüven başladı bulutlar ülkesinde.
Bu arada Badara yaylasının ev sahibi koğuş yaşarı unutmamak lazım. Ah be yaşar ağabey şimdi seninle karşılıklı içmek vardı.
Her neyse bu tatil de galiba ben yürüyerek ölecem bu sene dedirten cinstendi. Ama olsun yinede güzeldi.
3 gün yürüdük( gerçi ben sadece bir gün yürüdüm ama) güldük, eğlendik, hayatımda ilk defa kayan yıldızları seyrettim. Her kayan yıldızda sema için af diledik(İbrahim abinin dediği gibi bizim dilek ancak Venüs kayarsa gerçekleşir ama. ). Samanyolu galaksisini ellerimle tutacağımı sandım. Yıldızlar altında yatmak istedik. Üşüdük, Yataktan her kalkışta kafamızı vurduk. Güneşten yandık. Mıhlama ve kuymak yedik. Tulum, saz eşliğinde atışmaları izledik. Şarap içtik, rakı içtik, mutfağa girip kendi cacığımızı yaptık. İlk defa iki gün önce tanıştığımız insanlarla sarılarak ayrıldık. Yayladan ayrılıp havalimanında uçağa binmeden yaylayı arayıp biz gidiyoruz demek istedik ama telefon çekmedi. Bir gün sonra nasılsınız biz sağ salim indik deme ihtiyacı duyduk. Bu arada çayı şekersiz içmeye başladık( Mehmet âli bugünde çayları şekersiz içtim) . Ormanda ayı bağırışı duyduk. Lipaka yedik. Böğürtlenlerin tadına doyamadık. Bu sene otuz kilo veremezsek Serhan abisi tarafından zayıflatılma sözü aldık. İstanbul da bir koçira gecesinde buluşma sözü aldık. Herkesin hikâyesini gönül gözümüzle dinledik. Kendi hikâyemizi sanki 40 yıllık dostumuza anlatıyormuş gibi Serhan abisine anlatmaktan çekinmedik. Sırlarımızın güvende olduğunu bildik. Orda tanıştığımız tüm insanları kendimiz gibi gördük. Yüreğimizin derinlerinde yatan aradığımız ama bulamadığımız insanlar gibi gördük. Çok ama çok sevdik.
Yukarı göllere çıkamadık, Fırtına deresine inemedik, Gülcayı, Evrimi ve Sisiyi göremedik, fırtına pansiyona uğrayamadık, orman içinde yürüyüş yapamadık. Köprülerde fotoğraf çektiremedik. Pokut, palovit, çat yaylasına gidemedik. Balık yiyemedik. Lakin bir dahaki sene en az 10 gün kalmak belki arada kaçmak için Rize de Kito da bir evimiz olduğunu gördük.
Kısa kaçamak bitti. El değmemiş doğanın el değmemiş insanlarını kafamızda yüreğimizde götürerek ayrıldık koçiradan
Bu gece aşağa gideceğim aşağa
Yarum beni çağurur yarim beni çağurur
Senin arkadaşlarun senin arkadaşlarun
Ormanlarda bağurur,ormanlarda bağurur

fotograf:İzzet Tokur

6 Temmuz 2010 Salı

tatil ve kayaköy


Boşa mı yükledim bu kadar filmi, diziyi kitabı vs şeyi ben bilgisayarıma. Öyle ya her tatile gidişte olası can sıkıntılarını ve hiç dolmayan boş zamanları bir şekilde kapatmak için bilgisayar her daim film izlemeye açık hale getirilir.
Tatile çıkışımda hazırlanışım da birden olmuştu. Tamam, çıkabilirsin demelerinin üzerinden yarım saat geçmeden ben Karadeniz yağmurlu olabileceğinden Karadeniz den vazgeçmiş ve daha önceki senelerde 1-2 kez gitmeye niyetlendiğim Kaya köy sanat kampına çevirmiştim rotayı. Önce Nihal arandı. Rezervasyon için tekrar aranacağı söylendi. Ancak web sitesinde sorun olduğundan ulaşılamadı ulaşıldığında yer var mı bakmamız lazım biz size dönelim cevabı alındı. Sinir olundu umutsuzluğa kapılındı ve hatta dokuz doğruldu. Sonra gelebilirsiniz dediklerinde Kaya köye doğru yola çıkıldı.
Ve işte Kaya köy ,köy kahvesinin önüne gelindiğinde kamp arandı, bilmem kaçıncı yıldan kalma kırmızı bir reno steyşın ile uzun saçlı ( saçlarım olmadığı için tek söylemim yoksa uzun saçlılara karşı olduğumdan değil) güler yüzlü genç bir adam çıkageldi. Elini uzatıp Hoş geldiniz ben Özgür diyerek.
Kampa ilk girişte ve eşyaları yerleştirdikten sonra bir çardakta oturan uzun sakallı bilge görünüşlü ( hadi Mustafa hocam iyisin) bir adamın karşısına oturulup eeee burada zaman nasıl geçer sorusu sorulduktan ve etrafa bakılıp ulan gene film seyredeceğiz galiba geçmez ki denilikten sonra tanışmaya geçildi. Bu arada Müminin gözüne kıymık battı.
Bu arada olanlar; köy fırınının önünde ekmek yapılıyor. Biraz sohbet ardından yemek ve tanışma toplantısı. Yoksa önce tanışma sonra toplantımı hatırlamıyorum.
Özgür ve Nihalin (galiba mutlu da vardı.)kampa gelenlere programı anlatıp Danel İngilizceye çevirdikten sonra Sayın Kore vatandaşlarının İngilizce olarak kendini tanıtan ilk kişiyi ooooooo diyerek alkışlamalarından sonra Ki bu şaşırma nidaları kamp boyunca sürdüğünden eşliğinde alkış iyi geldi denilebilir.
Kampta etkinlik ve yemek zamanlarında çanın çalınıp ardında Haaaydiiiii diyerek insanların çağrılacağı özgür tarafından anlatıldı ve bu ses sessizlik arayan beni ilk gün ama sadece ilk gün çileden çıkartmaya yetti.
İlk gün uzaktan birbirine bakan tipler akşam Kaya köy yürüyüşü ki , ulan yürüyerek ölecem galiba ben burada düşüncesinin bende ilk hâsıl olduğu gündür. Ardından yoga ..Danel yapamazsanız kızmayın kendinize dedi ama ben kafamı duvara vurmak üzereydim. Bir hadi denge duruşu derken ağaçları pek hesaba katmamıştı anlaşılan. Akşam yemeğinde diğer insanlarla biraz daha yakınlaşma çabaları


Ve sabah Yoga ardından kahvaltı ardından atölye çalışmaları derken bir hafta sürecek maraton başladı. Ancak o soğuksu yolunu unutamam. Ölecem sanmıştım hafiften. Ancak daha bu neymiş ki. Hadi Saint nicholas adası tatlı bir yokuştu. Yokuşun tatlısı olur mu demeyin kaya köy –ölüdeniz arasını görmeyenler için olabilir ancak o yokuşta yok hocam siz gidin bu ne yaa ölecem diyen bendim ki ayaklarımın şişleri hala geçmedi. ( Danel ve Onur olmasaydı ben o yokuşu çıkmazdım ya. Bu iki arkadaşa keyifli bir yürüyüş borçluyum. Bir de üstüne Fethiye de gece yapılan yürüyüş tuz biber ekti. Ancak ben o koşuşturmacanın içinde ayaklarımın şiştiğini ancak Fethiye otogarda dönüş için otobüs beklerken fark edebildim.

Ama gecelere diyecek yoktu. Bu lafımdan sonra kimse gündüze laf söylemesin kopartırım o dili valla.
Hele rakı balık gecesinde rakı içen arkadaşları nasıl yoldan çıkartmıştım. Hepsi bir göbek atmaya bakarmış. Asena kimmiş be diyecek kadar içmiştim eh ortamda güzel Can abı, Mustafa hoca, Selçuk abı, Cihan, Nihal, onur, özgür, Nesli, Nevin abla ( ki kendileri iyi fal bakar) Gökhan. Yan masada Koreliler, karşı masada Sinem, Duygu, Esra, Emre, Mümin, Merve, Arzu, galiba Bahadırda onların masada idi. Çaprazımızda Ankaralı kuzenler ki onları oynatana kadar oynayacaklarına kendim bile inanmıştım ki önyargıların ne kadar kötü bir şey olduğunu biraz muhabbet edince anladım. Ardından Julia ile dans, Serpilin kıvrak dansı vs vs. seyran hemşire ve arkadaşları da bizi gülümseyerek izlediler. Bu arada çocukları da unutmamak lazım, Deniz, Emre, Mert, Su, Berfin.
Bir sonraki günkü tekila partisi de hoştu güzeldi lakin o gece kamptakilerin bırak şu işi dediği işlerim yüzünden ön ayak olduğum tekila gecesini 4 bardak tekila ile kapatmak zorunda kaldım.
Güzel olanlar odaların kapılarının açık olması, insanların dizüstü, cüzdan ve bilumum eşyalarının çok büyük bir güven duygusu ile açıkta olması yıllardır aradığım ve beni yıllar öncesine götüren kendin gibi insanlarla birlikte olup kendini güvende hissetme duygusunun dorukta hissedilmesi, barın işleyiş sistemi ( açıklama dolabı açıyorsun istediğini alıyorsun isminin karşısına bir tık çiziyorsun.) Her masada her yerde oturabilirsin sohbet edebilirsin. Kavga hiç edilmedi. Kampın sürekli yaşayanları ile sanki yıllardır arkadaşmışız gibi sohbet edildi. Hatta Nurdane abla siz geldiğinizde aman bunlar bir hafta burada ne yapacaklar hepsi birbirinden ayrı insan lafı boşa çıkartıldı ve bu grubun en iyi gruplardan olduğu Nurdane abla tarafından söylendi. 2. Not ayrılırken Nurdane ablaya sen abla gibi görünüyorsun niye sana kampın annesi diyorlar denildiğinde ben 50 yaşındayım öp bakayim elimi denilerek saygı içinde dumura uğranıldı. Selma ve Semra ablalar da burada hatırlanacak. Tolga ve Hüseyin abiye teşekkür edilecek. Holly ve bugünlerde kaya köye yerleşip kazma ile bahçe kazan sahibi Murat bir gülümseme ile anılacak. Bir gece yapılan Danel, Mutlu, Özgür, Onur, Gökhan ile birlikte yapılan özgürlüklerle ilgili sohbet üzerinde belki yazı yazılacak. Son gecemizde bir grubumuz barda eğlenirken diğer grubun çardakta yaptığı sohbet ve ayrılırken kaynaşma zamanı hiç unutulmayacak.


Şimdi gelelim yapılamayanlara
Arka bahçe gezilemedi. Ön bahçe içinde hiç hamağa yatılamadı. Saklı kente gidilemedi. Paraşütle atlanamadı, çardaklarda cibinlik içinde yatılamadı, Darboğaza gidilemedi, kaya köy içinde yalnız dolaşılamadı, Muradın kiraladığı ev görülemedi, badem dışındaki diğer köpeğin ismi ezberlenemedi, yüzme bilinmediğinden yüzülemedi. Yoganın detaylarının bazıları öğrenilemedi. Mustafa Hoca ile Estetik ve sanat üzerine konuşulamadı.
Bunlar bir-iki defa daha gitmek için yeterli sebepler değil mi? Siz ne dersiniz.

28 Haziran 2010 Pazartesi

sanat kampı2

Sanat kampı izlenimleri,
bugün yoga için geç kalkıldı yarın erken kalkılacak. (gerçi bugün ki yürüyüşten sonra çok zor)
Bir daha soğuksu koyuna gidilmeyecek. Plajı taş. Adı üstünde suyu soğuk. Birde bir dönüş yolu varki . Öldüm ulan 3 km tırmanılırmı?1 ay kalayım 20 kilo veririm.,
tatilde iken bir daha şirket maili açılmayacak. araç denetimdeki laleler adamın sinirini tatilde bile bozuyor. Açılırsa bir koşu istanbula gidilip birileri dövülüp geri dönülecek.
yarın saint nicohlas adasına gidilip güneşin batışı izlenecek.
yarın bademe 250 gram sosis alınacak . İt gözümün içine bakıp duruyor. İt salatalık yermi . yiyor işte.
Fotografçılık kursu birazda emre sayesinde makinayı çözdüm. yarın daha güzel fotograflar çekilecek Bu yazı fotografsız eklenip yarın çekilen fotograflar konulacak.
Her tarafımı sivriler yedi. yarın yenilmeyen yerler için sinek kovucu alınacak.

getirilen kitapların okunmasına yarın devam edilecek.Gerçi daha başlanmadı ama.:))